Yaş ortalaması 40 ve üzerinde olanların iyi hatırlayacağı eski bir İstanbul klasiği ve simgesi olan dolmuşlar dünyada eşi benzeri olamayan, sadece bize özgü ulaşım araçlarıydı. Hatta o kadar bize dair olmuşlardı ki diğer dünya dillerinde karşılığı bile yok. Kelime olarak dolu ve dolmaktan gelen Dolmuş, Ana Britannica’ya göre ilk kez 16. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul Boğazı'nın ve Haliç'in iki yakası arasında çalışan kayıklar için kullanılmış.

Araba dolmuşlar ise 1929 yılında başlayan ve tüm dünyada etkili olan ekonomik kriz döneminde taksi ücretinin paylaşılarak ulaşımın daha ucuza getirilmesi düşüncesi ile yine ilk olarak İstanbul'da ortaya çıkıyor.
Dolmuşlara yaşadıkları dönem içinde bakıldığında 2 farklı tarafın ortaya çıkardığı müthiş bir buluş sanki. Amerikalıların, büyüklüğe, güce ve ihtişama olan tutkusuyla biz Türklerin her engele akıl almaz çareler bulma kurnazlığını birleştiren, işlevselliğinin yanı sıra, parlak siyahı, sarısı, kırmızısı hatta pembesiyle şehrin dokusuna renk katan çiçeklerdi onlar.
Çok kabaca o yılların ulaşım zorluğu ve ekonomik şartları nedeniyle aynı yöne veya semte giden 2 ila 4 kişinin aynı araca binmesiyle başlayan dolmuş ve dolmuşculuk ilerleyen zamanda öylesine kurnazca bir forma bürünmüşlerdi ki daha çok yolcu alabilmek için ikiye bölünüp büyütülmüş ve bir anda 8 kişiye kadar yolcu taşıyabilen rengarenk limuzinler ortaya çıkmıştı.

Bu otomobillerin sacları kalındı ve bu sebeple ağır arabalardı. Amortisörleri, makasları sertti, renkleri genelde koyu, bazılarının nikelajları parıl parıl parlardı. Duruşları yorgun, olgun, ciddi, ağır başlı görünüşleri yaşlı mı yaşlıydı. Durakta beklerken veya yol alırken onları görenler şehirler arası yolculuktan geliyor sanabilirdi. Yeni yetme otomobiller yanlarından geçerken baba oğul ilişkisi gibi algılanırdı. Ne kışlar görmüş, geçirmiş, dayanıklı, fotojenik, alımlıydılar. İçine binenler kendilerini güvende hissederlerdi. Pencereleri küçük birazda kasvetli, koltukları zoraki sıkışmadan rahatsız gibi olsa da kendilerine has otomobil kokusuna sahipti. Bu kokunun bile nostaljik değeri olduğu günümüzde, o yıllarda otomobiller, dolmuşlar "otomobil" gibi kokarlardı! Bu kokunun içinde biraz benzin, biraz deri, birazda yıllanmışlığın sindiği hafif motor yağı karışımı kokteyl kokusu vardı. Bu kokuyu araca binen içine farkında olmadan çeker ama rahatsız da olmazdı, dahası özlenir cinsten bir kokuydu.
Bu tip dolmuşların motor sesleri de farklıydı; piston sesleri teker teker duyulur, motorlar saat gibi çalışır bir ses çıkarırdı. Bu sesler yokuşta oflaya poflaya vites düşmelerine neden olsa da, dolu dolu dolmuşları iyi tanıyan sürücüler gaz pedalına fazla yüklenmezlerdi. Hızlı olmasa da güçlüydüler. Üsküdar'dan Çiçekçi, Duvardibi yokuşunu çıkar veya Sirkeci den gelip Dolmabahçe cami önü, Mithatpaşa stadı yanından Taksime yönelir, aksamadan çıkarlardı.
Toplu taşımacılığın işlevini birebir yerine getiren, parlak, renkli ön panelleriyle müşterilerini kırkların ellilerin Amerika'sına, açıkhava sinemalarında öpüşme sahnelerine götüren ama aynı zamanda da boncuk, örtü, aile fotoğrafları gibi içlerinde bize dair ne varsa bol bol yansıyan iç mekanları vardı. Ayrıca ön konsol üzerinde dolmuş ücretlerinin üzerinde toplandığı bozuk paraların kaymasını engelleyen müflonlu bir toz bezi dururdu.

Dolmuşlar o zamanın diliyle strapenteli denen ortadan ikiye bölünerek kaynak yapılıp parça ilavesiyle uzatıldıkları için boyları doğal olarak aynı değildi. Bu işlem yapılarak araya sırtı katlanabilir bir oturma grubu yapılır ve 4 kişi arkada 3 kişi bu orta kısımda 2 kişi de sıkışarak normalde 8’ lik diye adlandırılan bu otomobillere insanlar 9 kişi binerlerdi. Bu haliyle zor bir durumdu; hele hele sol arka tarafta oturup da sağdakilerden önce inecek birisi için…
Sırf bu sebeple bile insanlar dolmuşa binmeden önce “siz nerede ineceksiniz ona göre oturup sizi inerken rahatsız etmeyeyim” cümlesi sıkça kullanılırdı.
Müşterilerin yaşadığı bu tatlı ve sevimli sıkıntıların yanı sıra şoförlerinde işi kolay değildi aslında. Bir yandan para toplar, diğer yandan otomobili kulanır ve aynı anda müşteriyle konuşurlardı.
Günde 8 - 10 saat çalışan dolmuşunun kendisini gömecek kadar sağlam ve dayanıklı olduğu muhabbetine devam eder, bu sırada yanından geçen yeni model otomobilleri hafifliği ve sacının inceliğini vurgulayarak peynir tenekesine benzetmeyi de ihmal etmezdi.

Desoto, Playmouth, Dodge, Chevrolet, Buick marka otomobillerden seçilen dolmuşlar son yıllarda önce renkleri sarardı sonra ortadan kaybolmaya başladılar. Şimdilerde İstanbul sokaklarında hepsi birbirinin kopyası olan arabalar ve estetik görünümden uzak yeni minibüsler taksi ve dolmuş hizmetlerini vermeye devam ediyorlar. Ama eski dolmuşların forsu, fiyakası, güzellikleri ve keyfi artık yok. Geriye sararmış fotoğraflara bakılarak hatırlanan anılar kaldı. Milyonlarca yolcuyu, yıllarca taşımışlardı. İstanbul halkının anılarını barındıran, kentin siluetinde yeri olan, korunması gereken değerlerimizdi ama maalesef onlar için ufak bir yer bile ayırıp çocuklarımıza gösterme imkanından yoksun bırakıldık.












